Marmara’yı Ege’ye bağlayan dar su yolu ve iki yakasındaki şehir. Çanakkale’nin tarihini anlamak için önce sudaki hareketi anlamak gerekir.
Kısaca: Truva’nın zenginliğini açıklayan şey savaş değil, akıntıdır. Çanakkale Boğazı’nda yüzey suyu sürekli güneye akar ve üstüne kuzeyli rüzgârlar eklenir; yelkenli çağında bir gemi bu ikisine karşı ilerleyemezdi. Gemiler haftalarca beklemek zorundaydı — ve bekledikleri yeri denetleyen şehir zenginleşti. Bir de düzeltme: Schliemann’ın bulduğu “hazine”, Truva Savaşı’ndan yaklaşık bin yıl öncesine aittir.
Boğazda İki Katlı Akıntı
Çanakkale Boğazı’nda su tek yönde akmaz; üst üste iki farklı akıntı vardır ve ters yönlere giderler.
Nedeni tuzluluk farkıdır. Karadeniz’e çok sayıda büyük nehir dökülür; bu nedenle suyu, Akdeniz suyuna göre daha az tuzludur ve daha hafiftir. Akdeniz suyu ise sıcak ve buharlaşmanın yoğun olduğu bir havzadan geldiği için daha tuzlu ve daha ağırdır.
Sonuç şu düzendir:
- Yüzeyde az tuzlu ve hafif Karadeniz suyu, kuzeyden güneye — yani Ege’ye doğru — akar.
- Derinde tuzlu ve ağır Akdeniz suyu, ters yönde, Marmara’ya doğru akar.
Yani boğazdan aynı anda hem su çıkar hem su girer; biri üstte, diğeri altta. Bu düzen İstanbul Boğazı’nda da aynı biçimde işler ve Karadeniz’in kendine özgü kimyasının nedenlerinden biridir: derinlerdeki ağır ve tuzlu su karışmaz, oksijensiz kalır.
Yelkenli Neden Bekler?
Şimdi bunun tarihe etkisine gelelim. Ege’den Marmara’ya, yani güneyden kuzeye gitmek isteyen bir yelkenli iki engelle karşılaşır:
Birincisi yüzey akıntısıdır: su sürekli ters yönde, güneye akar. İkincisi rüzgârdır: bölgede yaz aylarında kuzeyden esen sürekli rüzgârlar hâkimdir.
Yelkenli bir gemi için bu iki engelin aynı anda bulunması, ilerlemeyi fiilen imkânsız kılar. Kürekle çekmek dar ve akıntılı bir boğazda büyük yük gemileri için çözüm değildir.
Bu yüzden gemiler, rüzgârın yön değiştirmesini bekliyordu — ve bu bekleyiş günler, bazen haftalar sürebiliyordu.
Bekleyen Gemi, Zengin Şehir
Bir bekleme noktası, ticaret açısından altın değerindedir. Bekleyen gemilerin mürettebatı yiyecek, su ve malzeme alır; bazı tüccarlar beklemek yerine malı karadan taşımayı tercih eder; bazıları da yükü yerinde satar.
Bu noktayı denetleyen bir yerleşim, üç şekilde gelir elde eder: hizmet satarak, geçiş ya da liman ücreti alarak ve malı kendisi el değiştirerek.
Truva tam olarak bu noktada kuruludur: boğazın Ege’ye açıldığı ağzın hemen yakınında, bekleyen gemilerin demirlediği kıyıyı gören bir tepede.
Şehrin uzun ömürlü ve varlıklı olmasının nedeni budur. Ayrıca bu, şehrin neden bu kadar sık saldırıya uğradığını ve neden defalarca yeniden kurulduğunu da açıklar — gelir getiren bir konum, aynı zamanda hedeftir.
Aynı mantık boğazın modern tarihinde de işler: 1915’teki harekâtın amacı, boğazı açarak bir tedarik yolunu kullanılabilir hâle getirmekti. Coğrafya değişmediği için stratejik önem de değişmedi.
Dokuz Şehir Üst Üste
Truva tek bir şehir değildir. Kazılarda, aynı höyükte üst üste yığılmış dokuz ana yerleşim katmanı saptanmıştır; her katman, bir öncekinin yıkıntısı üzerine kurulmuştur.
En alttaki katman, en üsttekinden yaklaşık iki bin yıl daha eskidir. Yani “Truva” dendiğinde, tek bir dönemden değil, iki bin yıla yayılan bir yerleşim dizisinden söz edilir.
Bu, şu soruyu doğurur: destanlarda anlatılan savaş hangi katmanda geçti? Araştırmacıların çoğu, geç tunç çağına ait katmanlardan birine işaret eder; ancak destanın ne kadarının tarihsel bir olaya dayandığı tartışmalıdır.
Schliemann’ın Hatası
Alanı 19. yüzyılda kazan araştırmacı, destanların gerçek bir şehri anlattığını savundu ve haklı çıktı: höyükte gerçekten büyük bir yerleşim vardı.
Ancak yöntemi ağır zarar verdi. Aradığı katmana ulaşmak için höyüğün ortasından dev bir hendek açtırdı ve bu sırada üstteki katmanların büyük bölümünü — tam da aradığı döneme ait olanlar dâhil — tahrip etti.
İkinci ve daha çarpıcı hata buluntularla ilgilidir. Kazıda çıkardığı altın takı ve kapları destan kahramanlarına mal etti ve bu adlandırma yaygınlaştı.
Sonraki araştırmalar buluntuların ait olduğu katmanı belirledi: bu eşyalar, destanlarda anlatılan dönemden yaklaşık bin yıl daha eskidir. Yani hazinenin destan kahramanlarıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Buradaki ders arkeolojinin temel ilkesidir: bir buluntunun anlamı, hangi katmandan çıktığına bağlıdır. Katman bilgisi kaybolduğunda nesne değerini korur ama bilgi değerini yitirir. Bu nedenle modern kazılarda katman kaydı, buluntunun kendisi kadar önemlidir.
Buluntuların bir bölümü yurt dışına çıkarıldı ve iadeleri uzun süredir tartışma konusudur; alan uluslararası miras listesindedir.



