Dicle Nehri’nin kıyısında, geniş bir bazalt platosunun kenarında kurulmuş bir şehir. Diyarbakır’ın en bilinen özelliği surlarıdır — ve bu surların rengi bile şehrin coğrafyasını anlatır.
Kısaca: Diyarbakır surlarının rengi bir tercih değil, jeolojidir: şehir, eski bir volkandan yayılmış bazalt platosunun üzerinde kurulu ve elinin altındaki tek taş siyah. Aynı plato başka bir şey daha verdi — evcil buğdayın yabani atası genetik olarak bu bölgeye izleniyor. Surların dünya mirası listesine alınması da sıra dışı: surlarla birlikte, dibindeki Hevsel Bahçeleri de listeye girdi.
Taş Neden Siyah?
Şehrin bulunduğu alan, çevredeki sönmüş bir volkandan yayılan lav akıntılarının oluşturduğu geniş bir plato üzerindedir.
Bu lav soğuyunca bazalt denen koyu renkli, sert ve gözenekli bir kayaç oluşur. Rengi, içindeki demir ve magnezyum bakımından zengin minerallerden gelir.
Bir şehir, kural olarak elinin altındaki taşla kurulur; taş taşımak pahalıdır. Bu yüzden Diyarbakır’ın surları, camileri, köprüleri ve evleri bazalttandır.
Aynı kural bu sitede başka şehirlerde de karşımıza çıktı: Mardin açık renkli kireç taşıyla kurulmuştur, çünkü orada bulunan taş odur. İki şehir birbirine yakın olmasına rağmen tamamen farklı görünür — fark mimari zevk değil, jeolojidir.
Bazalt sert bir taştır; bu, dayanıklılık sağlar ama ince işçiliği zorlaştırır. Diyarbakır mimarisinin daha masif, daha sade ve iri hatlı görünmesinin nedeni budur. Bezeme yapılan yerlerde çoğu zaman iki renk taş bir arada kullanılarak şerit etkisi yaratılır; süsleme, oymadan çok renk karşıtlığıyla elde edilir.
Surlar
Şehrin eski merkezini çevreleyen surlar, dünyada ayakta kalan en uzun kesintisiz sur sistemlerinden biridir; uzunluğu beş kilometreyi aşar ve büyük bölümü bugün de ayaktadır.
Surların ayakta kalmasının iki nedeni var. Birincisi malzeme: bazalt aşınmaya dayanıklıdır. İkincisi süreklilik: yapı tek bir dönemde bitirilmemiş, üst üste gelen yönetimler tarafından sürekli onarılmış ve genişletilmiştir. Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerine ait onarım ve ekleme izleri, burçların üzerindeki yazıtlarda okunabilir.
Bu yazıtlar surları bir savunma yapısı olmanın ötesine taşır: sur bedeni, üzerine bin yıldan uzun süre boyunca kayıt düşülmüş bir tarih belgesidir.
Surların dört ana kapısı vardır ve her biri bir yöne — dolayısıyla bir güzergâha — açılır; kapı adları bu yönleri yansıtır.
Hevsel: Surlarla Birlikte Listelenen Bahçeler
Surların doğu yüzü ile Dicle arasında, nehre doğru inen yamaçta geniş bir bahçe alanı uzanır. Burada binlerce yıldır sebze ve meyve yetiştirilir.
Alanın dünya mirası listesine surlarla birlikte alınması, bu tür listelemelerde alışılmış bir durum değildir. Genellikle bir anıt ya da yapı listelenir; burada listelenen şey, yapı ile onu besleyen arazi arasındaki ilişkidir.
Mantık şudur: sur içindeki şehir, kuşatma dâhil her koşulda beslenebilmek için hemen dibinde sulanabilir bir tarım alanına ihtiyaç duyuyordu. Nehir suyu ve alüvyonlu toprak bu alanı yıl boyunca üretken tuttu. Yani bahçeler süs değil, şehrin varlık koşuluydu.
Bu tür listelemelere “kültürel peyzaj” denir: insan ile doğanın uzun süre içinde birlikte ürettiği bir bütün. Alanın korunmasında asıl zorluk da buradadır — bir duvarı korumak kolaydır, işleyen bir tarım alanını korumak ise orada çalışanların üretimini sürdürmesine bağlıdır.
Şehrin karpuzunun ünlü olması da bu bahçelerle ilgilidir: nehir kıyısındaki alüvyonlu toprak, uzun ve çok sıcak yaz ve bol su bir araya gelince olağanüstü iri meyveler elde edilir.
Buğdayın İzi Bu Platoda
Şehrin batısındaki volkanik yükselti, tarım tarihi açısından beklenmedik biçimde önemlidir.
Buğdayın evcilleştirilmesi, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biridir. Hangi yabani popülasyondan geldiğini bulmak için bitkinin genetik yapısı, bölgedeki yabani buğday topluluklarıyla karşılaştırıldı.
Sonuç, evcil buğdayın erken biçimlerinden birinin yabani atasının bu volkanik yükseltinin eteklerindeki popülasyonlara en yakın olduğunu gösterdi.
Bu bulgu, bölgeyi tarımın başladığı çekirdek alanın içine yerleştirir. Aynı bölgenin hemen batısında Göbeklitepe ve çevresindeki alanlar bulunur — yani anıtsal yapıların dikildiği topraklarla buğdayın evcilleştirildiği topraklar iç içedir.
Bir not gerekiyor: evcilleştirme tek bir noktada, tek seferde olmuş bir olay değildir. Farklı tahıllar farklı yerlerde ve farklı zamanlarda evcilleştirildi; genetik izler tek bir köy değil, bir bölge gösterir. Yine de bu bölgenin o sürecin merkezinde olduğu konusunda geniş bir uzlaşma var.



