Bu şehrin en bilinen özellikleri — dik sokaklar, halatlı tramvaylar, deprem geçmişi ve güneydeki teknoloji bölgesi — birbirinden bağımsız görünür. Aslında hepsi aynı birkaç karara bağlanır.
Kısaca: Şehrin iş merkezinin bir bölümü, karaya gömülmüş gemilerin üzerinde duruyor: altına hücum yıllarında mürettebatı kaçan yüzlerce gemi kıyıda bırakıldı, aralar doldurularak kara yapıldı. Bu dolgu, sarsıntıda sıvılaşır — 1906’da da 1989’da da en ağır hasar oralarda oldu. Izgara planın tepelere aldırmadan çizilmesi ise başka bir sonuç doğurdu: halatlı tramvay.
Terk Edilen Gemiler
19. yüzyılın ortasında bölgede altın bulunduğu duyulunca, şehrin limanına dünyanın dört bir yanından gemi geldi.
Gelen yalnızca yolcular değildi: mürettebat da gemiyi bırakıp altın aramaya gidiyordu. Sonuçta limanda, çalıştıracak adamı olmayan yüzlerce gemi demirli kaldı.
Bu gemiler önce başka amaçlarla kullanıldı: kimi depo, kimi otel, kimi dükkân, biri hapishane oldu. Kıyıya yakın olanların çevresine iskele ve platform yapıldı.
Sonraki adım daha köklüydü. Arsa değeri hızla arttığı için, sığ kıyı şeridi doldurularak kara kazanıldı. Dolgunun içinde kalan gemiler sökülmedi; oldukları yerde gömüldüler.
Bugün bölgede derin temel kazısı yapıldığında zaman zaman gemi gövdeleri çıkıyor. Şehrin iş merkezinin bir bölümü, kelimenin tam anlamıyla eski bir limanın üzerinde duruyor.
Dolgu Zemin Neden Tehlikeli?
Bu tarih, şehrin en büyük riskiyle doğrudan ilgilidir.
Gevşek, suya doygun kum ve dolgu, şiddetli sarsıntıda tuhaf bir davranış gösterir: tanecikler birbirinden ayrılır ve aradaki su basınç altında kalır. Zemin bir an için katı gibi değil, sıvı gibi davranır.
Bu duruma sıvılaşma denir. Üzerindeki bina taşıma gücünü kaybettiği için yana yatar, batar ya da temelinden ayrılır — bina sağlam olsa bile.
Bu yüzden aynı depremde, kaya üzerindeki mahalleler hafif hasar alırken dolgu üzerindeki mahalleler yıkılabilir. Zemin, yapıdan daha belirleyici olabilir.
Şehirde bu iki kez yaşandı. 20. yüzyılın başındaki büyük depremde de, yüzyılın sonundaki daha küçük depremde de ağır hasar dolgu alanlarda yoğunlaştı.
İkincisinde acı bir ayrıntı vardı: en çok hasar gören mahallelerden birinin dolgusunun bir bölümü, ilk depremin molozuydu. Bir felaketin enkazı, sonraki felaketin zeminini hazırlamıştı.
Asıl Yıkım Yangındandı
Büyük depremle ilgili yaygın bir yanılgı, yıkımın sarsıntıdan kaynaklandığıdır. Gerçekte hasarın büyük bölümü yangındandı.
Sarsıntı sırasında devrilen sobalar ve kopan gaz boruları çok sayıda noktada yangın başlattı. Şehir büyük ölçüde ahşaptı ve ateş hızla yayıldı.
Asıl sorun söndürememekti: aynı sarsıntı su borularını da kırmıştı. İtfaiye geldiğinde yangın musluklarından su gelmiyordu.
Buradaki ders, afet planlamasında bugün de geçerlidir: bir tehlike, kendisiyle mücadele edecek altyapıyı da bozar. Su şebekesi, elektrik ve iletişimin aynı olayda zarar görmesi, olayın kendisinden daha yıkıcı olabilir.
Yangının yayılmasını durdurmak için yapı blokları dinamitle uçuruldu; ancak bu işlem çoğu zaman yeni yangınlar başlattı ve toplam zararı artırdı.
Izgaranın Bedeli: Halatlı Tramvay
Şehir dik tepeler üzerine kuruludur. Buna rağmen sokakları çizen haritacılar, araziye bakmadan düz çizgiler geçirdi — tıpkı New York’ta olduğu gibi.
Sonuç, bazı sokaklarda olağanüstü dik eğimlerdi. At arabaları bu yokuşları zorlukla çıkıyor, inişte ise yük arabasının ağırlığı hayvanı önüne katıyordu.
Çözüm, aracın kendi gücüyle tırmanmasından vazgeçmekti. Sokağın altına, sürekli hareket eden bir çelik halat yerleştirildi; halat, uzaktaki bir makine dairesinde döndürülüyordu.
Aracın altındaki bir kıskaç, yol boyunca uzanan yarıktan aşağı uzanır. Sürücü kıskacı sıkarsa araç halata tutunup onunla birlikte hareket eder; gevşetirse durur. Yani araç motorsuzdur, halata tutunur.
Bu sistem, eğimin sorun olmaktan çıkmasını sağladı: halat sabit hızla çektiği için yokuş yukarı ile yokuş aşağı arasında fark kalmıyordu.
Böylece bugün turistik bir simge sayılan araç, aslında bir planlama hatasının mühendislik yanıtıdır. Izgara araziye uydurulsaydı buna gerek kalmayacaktı.
Teknoloji Bölgesi Neden Şehirde Değil?
Son soru şudur: şehirle anılan teknoloji bölgesi neden şehrin içinde değil, güneyindeki vadide?
Nedeni bir üniversitenin kuruluş senedidir. Üniversiteye bağışlanan geniş arazi, bağış şartı gereği satılamıyordu.
Bu, gelir yaratmak isteyen yönetim için bir kısıttı. Bulunan çözüm, araziyi satmak yerine uzun süreli kiraya vermekti: 20. yüzyılın ortasında kampüsün yanında bir sanayi parkı kuruldu ve şirketlere arsa kiralandı.
Kiracı seçimi rastgele değildi: üniversitenin çalıştığı alanlarla ilgili şirketler tercih edildi. Böylece laboratuvar ile şirket yan yana geldi; mezunlar aynı bölgede iş kurdu ve şirketler birbirini çekti.
Yani bölgenin doğuşunda bir doğal kaynak ya da liman avantajı yok; bir mülkiyet kısıtının yarattığı kiralama modeli var. Tokyo yazısındaki demiryolu şirketlerinde olduğu gibi, burada da belirleyici olan arazinin nasıl elde tutulduğuydu.



