Bir şehrin görüntüsü genellikle mimarların eseri sayılır. New York’a bakıldığında ise daha çok yazılı kuralların eseri olduğu görülür — ve bu kuralların her biri belirli bir sorunu çözmek için konulmuştur.
Kısaca: New York’un tanıdık görüntüsünün üç öğesi de birer kuralın ürünüdür. Izgara plan, şehir daha oraya ulaşmadan tarlaların üzerine çizildi. Göçmen konutlarındaki o dar, karanlık hava bacası, “her odada pencere olacak” kuralının harfine uyup amacını ıskalamanın sonucudur. Gökdelenlerin basamaklı silueti ise sokağa güneş ulaşsın diye getirilen çekme zorunluluğundan doğdu.
Şehirden Önce Çizilen Izgara
19. yüzyılın başında adanın yalnızca güney ucu yerleşimdi. Kuzeyi tarla, bataklık, kayalık ve tepeydi.
Buna rağmen bir komisyon, adanın neredeyse tamamını kapsayan bir ızgara planı hazırladı: birbirine dik caddeler ve sokaklar, uçtan uca numaralı.
Plan araziye hiç uyarlanmadı. Tepeler, dereler ve kayalıklar haritada yokmuş gibi davranıldı; çizgiler düz geçirildi. Uygulamada tepeler traşlandı, dereler kapatıldı, kayalar patlatıldı.
Komisyon az sayıda meydan bıraktı ve gerekçesini yazdı: dikdörtgen parseller üzerine dik açılı ev yapmak en ucuz ve en kullanışlı yoldu; ayrıca iki yandaki nehirler şehre zaten hava ve açıklık sağlıyordu.
Bu tercih sonradan tartışıldı ve yüzyılın ortasında ızgaranın ortasından büyük bir parça park için geri alındı.
Izgaranın bir istisnası vardır: adayı çapraz kesen uzun bir cadde. O cadde ızgaradan eskidir; çizim gelmeden önce de kullanılan bir yoldu ve kaldırılmadı. Bugün bu caddenin ızgarayı kestiği yerlerde, artık parçalardan meydanlar oluşur.
Kuralın Harfi: Hava Bacası
19. yüzyılın ikinci yarısında şehre gelen büyük göç dalgası, yoğun ve ucuz konut talebi yarattı. Ortaya çıkan yapı türü, dar ve derin parseller üzerine kurulmuş çok katlı kiracıl evlerdi.
Sorun şuydu: parsel derin olduğu için ortadaki odaların hiçbir dış duvarı yoktu. Penceresiz, havasız ve karanlık odalarda yaşanıyordu; hastalık hızla yayılıyordu.
Yasa koyucu makul bir kural getirdi: her odanın dışarıya açılan bir penceresi olacaktı.
Yapı sahipleri kuralı yerine getirdi — ama en ucuz biçimde. Binanın yan duvarında, ortalarda, dar bir girinti bırakıldı. Bitişik bina da aynısını yapınca ortaya, iki bina arasında sıkışmış, birkaç metre genişliğinde bir baca çıktı.
Bu girinti yüzünden binaların planı ortadan daralıyordu; bu nedenle bu yapı türüne “dambıl” adı verildi.
Sonuç, kuralın amacının tam tersiydi. Baca o kadar dar ve derindi ki içine ne güneş ne rüzgâr giriyordu. Dahası, tek bir boşluk bütün katları birbirine bağlıyordu: koku, ses, çöp ve hastalık aynı bacayı paylaşıyordu. Yangın çıktığında ise baca hava kanalı gibi çalışıp alevi yukarı çekiyordu.
Yirmi yılı aşkın süre sonra yeni bir yasa bu boşlukları yasakladı ve gerçek avlu zorunluluğu getirdi. Ama o zamana kadar on binlerce daire bu plana göre yapılmıştı.
Bu, düzenleme tarihinin ders kitaplık örneklerinden biridir: ölçülebilir bir koşul yazmak (“pencere olacak”) yetmez; kuralın hangi sonucu hedeflediği de tanımlanmalıdır, yoksa en ucuz uyum yolu bulunur.
Gölgeden Doğan Siluet
Üçüncü kural, şehrin en tanınan görüntüsünü üretti.
Çelik iskelet ve asansör yaygınlaşınca binalar hızla yükseldi. Bir noktada, parselini tamamen dolduran ve dümdüz yukarı çıkan çok yüksek bir ofis binası yapıldı. Bina, çevresindeki sokakları ve komşu binaları gün boyunca gölgede bıraktı.
Tepki büyük oldu ve kısa süre sonra bir imar kararı çıktı. Kuralın mantığı basitti: bina belirli bir yüksekliğe kadar parsel sınırından yükselebilir, sonra içeri çekilmek zorundadır; daha da yükselmek isterse yeniden çekilir.
Amaç, sokağa ulaşan gün ışığını korumaktı: bina yükseldikçe daraldığı için, gökyüzünün bir bölümü sokaktan görünür kalıyordu.
Mimarlar bu zorunluluğu bir üsluba çevirdi. Basamaklı, yukarı doğru incelen, düğün pastasına benzeyen siluet buradan doğdu. Dönemin en tanınmış gökdelenlerinin biçimi bu kuralla açıklanır.
Kural yüzyılın ortasında değişti: çekme zorunluluğu yerine, parselin ne kadarının kapatılacağını ve toplam inşaat alanını sınırlayan bir sistem geldi. Yapı sahibi, zemin katta meydan bırakırsa daha fazla kat yapabiliyordu. Sonuç yine değişti: basamaklı siluetin yerini, önünde meydan olan düz kuleler aldı.
Yani şehrin silueti iki kez değişti ve iki değişikliğin nedeni de mimari moda değil, kuralın kendisiydi. Aynı ilişkiyi Paris yazısında da görmüştük: orada da cepheleri birbirine benzeten şey yönetmelikti.
Son bir not: gökdelenlerin neden iki ayrı bölgede toplandığı sorusuna sık verilen yanıt, ana kayanın oralarda yüzeye yakın olmasıdır. Bu etken gerçektir, ancak tek başına yeterli sayılmaz; arada kalan bölgenin geçmişteki arazi kullanımı ve mülkiyet düzeni de belirleyici olmuştur.



