Orta Anadolu’da, yumuşak kayaçtan oluşan geniş bir bölge. Kapadokya’nın peribacalarının nasıl oluştuğu bu sitede ayrı bir yazıda ele alındı; burada başka bir soru var: insanlar bu kayanın içinde nasıl yaşadı?
Kısaca: Kapadokya’nın yeraltı şehirleri sığınak değil, çalışan yerleşimlerdi — ve ayakta kalmalarını sağlayan şey üç mühendislik çözümüdür. Havalandırma bacaları onlarca metre derine temiz hava indiriyordu; değirmen taşına benzeyen kapılar yalnızca içeriden kapatılıp açılabiliyordu; ve kuyular yüzey suyuna bağlanmıyordu, böylece dışarıdan zehirlenemiyorlardı. Bunları kimin, ne zaman kazdığı ise hâlâ tartışmalı.
Neden Kazılabiliyor?
Kısaca: bölgedeki kayaç, volkanik külün çökelip sıkışmasıyla oluşmuştur ve alışılmadık bir özelliğe sahiptir.
Bu kayaç yeni açıldığında yumuşaktır; basit el aletleriyle kazılabilir. Ancak hava ile temas ettikçe yüzeyi sertleşir ve dayanıklı bir kabuk oluşturur.
Bu ikili özellik, mimari açısından ideal bir malzeme yaratır: kolay oyulur, sonra sağlamlaşır. Aynı ilkeyi Mardin’in kireç taşında da görmüştük; orada işlenen cephe, burada oyulan mekândır.
Ayrıca kayaç gözeneklidir; bu, iç mekânda sıcaklığın yıl boyunca dengeli kalmasını sağlar. Yeraltı mekânları yazın serin, kışın ılıktır.
Havalandırma: Asıl Sorun
Yeraltında yaşamanın en büyük engeli yer açmak değil, havadır. Kapalı bir mekânda insanlar ve hayvanlar oksijeni tüketir, karbondioksit birikir; ayrıca yemek pişirmek ve ışık için ateş yakmak gerekir ve ateş hem oksijen tüketir hem duman üretir.
Çözüm, yerleşimin en kritik unsurudur: yüzeyden en alt katlara kadar inen dikey havalandırma bacaları.
Bu bacalar tesadüfi delikler değildir; sistemin merkezinde yer alır ve yan galerilerle her kata bağlanır. Çalışma mantığı basit fizik üzerine kuruludur: yeraltındaki hava yüzeye göre farklı sıcaklıktadır ve sıcaklık farkı hava akımı yaratır. Isınan hava bacadan yükselir, yerine dışarıdan serin hava çekilir. Böylece sürekli ve kendiliğinden bir dolaşım oluşur.
Bazı bacalar onlarca metre derine iner ve alt katlara kadar hava taşır. Bu olmadan derin katlarda uzun süre kalmak mümkün olmazdı.
İçeriden Kapanan Kapılar
Yerleşimlerin savunma mantığı, tek bir ayrıntıda toplanır: geçitlere yerleştirilmiş, değirmen taşına benzeyen yuvarlak taş kapılar.
Bu taşlar, duvardaki bir yuvaya oturur ve yuvarlanarak geçidi kapatır. Ağırlıkları yüzlerce kiloyu bulur.
Tasarımın kritik yanı şudur: taşın kenarındaki tutamak deliği yalnızca iç tarafa bakar. Yani taş içeriden itilerek yuvarlanabilir, dışarıdan ise itilecek ya da tutulacak bir yer yoktur.
Buna geçitlerin darlığı ve alçaklığı eklenir: saldırgan ancak eğilerek ve teker teker ilerleyebilir — yani sayı üstünlüğünü kullanamaz. Savunmacı için ise dar bir geçidi tutmak kolaydır.
Katlar arası geçişler de aynı mantıkla düzenlenmiştir: her katta ayrı kapılar bulunur, böylece bir kat düşse bile alttakiler kapatılabilir.
Su ve Yiyecek
Uzun süreli barınmanın diğer koşulu sudur ve buradaki çözüm dikkat çekicidir.
Yerleşimlerde derin kuyular bulunur; ancak bu kuyuların bir bölümü yüzeye açılmaz. Yani dışarıdan bakan biri kuyunun varlığını göremez ve suya ulaşamaz.
Bunun nedeni açıktır: kuşatan taraf, ulaşabildiği su kaynağını kirletebilir. Suyu tamamen yeraltında tutmak bu riski ortadan kaldırır. Bu ayrıntı, yerleşimlerin gelip geçici sığınaklar değil, uzun süreli kuşatmalar düşünülerek tasarlandığını gösterir.
Aynı şey yiyecek için de geçerlidir. Yerleşimlerde depolama odaları, küpler için yuvalar, şaraphaneler ve hayvan ahırları bulunur. Ahırlar genellikle üst katlarda, girişe yakındır — çünkü hayvanları derine indirmek hem zordur hem havayı hızla bozar.
Mekânlar arasında mutfak, kilise, mezar odası ve okul olarak yorumlanan bölümler de saptanmıştır.
Kim Kazdı, Ne Zaman?
Bu soru kesin biçimde yanıtlanmış değildir ve nedeni yöntemseldir.
Arkeolojide tarihleme genellikle katmanlara ve buluntulara dayanır. Oysa oyulmuş bir mekânda katman yoktur: kaya kazılmıştır, üst üste birikmemiştir. Kazılan boşluk da yüzyıllar boyunca temizlenip yeniden kullanıldığı için içindeki buluntular en son kullanım dönemini gösterir, kazıldığı dönemi değil.
Bilinenler şunlardır: bölgede kaya oyma geleneği çok eskidir ve antik kaynaklarda yeraltında yaşayan topluluklardan söz edilir. Yerleşimlerin genişletilmesi ve yoğun kullanımı ise Bizans döneminde, akınlar karşısında sığınma ihtiyacının arttığı yüzyıllarda gerçekleşmiştir.
Yani büyük olasılıkla tek bir dönemin eseri değildir: kuşaklar boyunca kazılmış, genişletilmiş ve yeniden kullanılmıştır.
Kaya Kiliselerindeki Resimler Neden Silinmedi?
Bölgede kayaya oyulmuş çok sayıda küçük kilise vardır ve bunların duvarlarındaki resimler şaşırtıcı ölçüde canlı kalmıştır.
Nedeni, resmin kalitesi kadar bulunduğu ortamdır. Açık havadaki bir duvar resmini bozan başlıca etkenler güneş ışığı, sıcaklık değişimi, yağmur ve rüzgârdır.
Kaya içindeki bir mekânda bunların hiçbiri yoktur: ışık girmez, sıcaklık yıl boyunca neredeyse sabittir, yağmur ve rüzgâr ulaşmaz. Bu, bir müze deposunun sağlamaya çalıştığı koşulların doğal olarak oluşmasıdır.
Bugünkü asıl tehdit ise ziyaretçidir: insan nefesi nemi ve karbondioksiti artırır, dokunma yüzeyi aşındırır. Bu nedenle bazı kiliselerde ziyaret süresi ve kişi sayısı sınırlandırılmıştır — koruma alanında sık karşılaşılan bir ikilem: bir yeri değerli kılan ilgi, aynı zamanda onu yıpratır.



