Kuzey Amerika’nın kuzeyini bütünüyle kaplayan, üç okyanusa kıyısı olan bir ülke. Kanada’nın en çarpıcı özelliği büyüklüğü değil, bu büyüklüğün ne kadar az kullanıldığıdır.
Kısaca: Kanada yüzölçümü bakımından dünyanın ikinci büyük ülkesi; buna karşılık nüfusunun büyük bölümü güney sınırına yüz elli kilometreden yakın dar bir şeritte yaşıyor. Ülkenin kuzeyini boş bırakan şey yalnızca soğuk değil — buzulların kazıdığı zemin. Aynı buzullar ülkeye dünyadaki tatlı suyun kayda değer bir bölümünü bıraktı. Bir de kılpayı geçilmiş bir sınav var: 1995 referandumu yüzde bir farkla sonuçlandı.
Kuzeyi Boş Bırakan Şey
Kanada nüfusunun büyük çoğunluğu, güneydeki sınıra yakın dar bir kuşakta yaşar. Bunun ilk akla gelen açıklaması iklimdir ve doğrudur — ama tek neden değildir.
İkinci ve daha az bilinen neden zemindir. Ülkenin çok geniş bir bölümü, çok eski ve sert kayaçlardan oluşan bir kalkan arazisidir. Buzul çağlarında bu bölgeyi kalın buz örtüleri kapladı ve buzullar ilerlerken üzerindeki toprağı kazıyıp güneye taşıdı.
Geriye kalan şey çıplak kaya ve ince, asidik bir toprak oldu. Bu zemin ormanı taşır ama tarımı taşımaz. Bu nedenle bölge maden ve ormancılık alanıdır; kalabalık yerleşime elverişli değildir.
Buzulların bıraktığı ikinci miras sudur. Kazıma sırasında oluşan sayısız çukur, buzullar çekilince suyla doldu. Sonuç, ülkeyi kaplayan olağanüstü sayıda göldür; Kanada, yüzey tatlı suyu bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.
Aynı buzul mirasını başka kuzey ülkelerinde de görürüz: Finlandiya’nın binlerce gölü ve Norveç’in fiyortları da aynı sürecin ürünüdür.
Kıyı şeridi konusunda ise ülke açık ara birincidir: adaları ve girintili kuzey kıyıları sayesinde dünyanın en uzun kıyı şeridine sahiptir.
İki Dil, İki Anlatı
Kanada’nın iki resmî dili vardır: İngilizce ve Fransızca. Bu, kuruluşundaki tarihsel gerçekliğin sonucudur — bölgede önce Fransız yerleşimi kuruldu, sonra Britanya egemenliği geldi.
Fransızca konuşan nüfusun büyük bölümü tek bir eyalette toplanmıştır ve bu eyalet kendi dil politikasını uygular: eğitimde, iş hayatında ve tabelalarda Fransızcanın önceliği yasayla korunur.
20. yüzyılın ikinci yarısında bu eyalette bağımsızlık talebi güçlendi. Konu iki kez halk oylamasına götürüldü. İkincisi, 1995’te yapıldı ve sonuç yüzde bire yakın bir farkla bağımsızlık aleyhine çıktı — yani ülke, bölünmekten kılpayı kurtuldu.
Sonrasında federal düzeyde eyaletin kendine özgü konumunu tanıyan düzenlemeler yapıldı ve talep bugünkü siyasette eski gücünü yitirdi. Ancak dil ve kimlik konusu gündemde kalmayı sürdürüyor.
Bağımsızlık Ne Zaman Tamamlandı?
Kanada’nın bağımsızlık tarihi tek bir güne bağlanamaz; süreç kademeli ilerledi ve bu yönüyle sıra dışıdır.
1867’de koloniler birleşerek kendi iç yönetimine sahip bir birlik kurdu. Dış politika ve savunma uzun süre Londra’da kaldı; 20. yüzyılın ilk yarısında bu yetkiler kademeli olarak devredildi.
Son adım 1982’de atıldı: anayasayı değiştirme yetkisi, o tarihe kadar Britanya parlamentosundaydı ve bu yetki Kanada’ya aktarıldı. Aynı düzenlemeyle bir haklar ve özgürlükler bildirgesi anayasaya eklendi.
Yani ülkenin kendi anayasasını kendi başına değiştirebilmesi 1982’de mümkün oldu. Devlet başkanlığı makamı bugün de sembolik olarak Britanya monarşisine bağlıdır ve ülkedeki temsilcisi aracılığıyla yürütülür.
Yatılı Okullar ve Hesaplaşma
Kanada’nın son yıllarda en çok konuşulan iç meselesi, yerli halklarla ilgili geçmişin ele alınmasıdır.
19. yüzyıldan 20. yüzyılın sonlarına kadar süren bir uygulamada, yerli çocuklar ailelerinden alınarak yatılı okullara yerleştirildi. Amaç açıkça asimilasyondu: çocukların kendi dillerini konuşması ve kültürel uygulamalarını sürdürmesi engelleniyordu.
Okullardaki koşullar ağırdı; hastalık, kötü beslenme ve istismar yaygındı ve çok sayıda çocuk hayatını kaybetti. Son okullar 20. yüzyılın sonlarına kadar açık kaldı.
2000’li yıllarda kurulan bir komisyon, hayatta kalanların ifadelerini topladı ve kapsamlı bir rapor yayımladı. Devlet resmen özür diledi; tazminat düzenlemeleri yapıldı; okul alanlarında yürütülen aramalar kamuoyunda geniş yankı buldu.
Süreç tamamlanmış değil: dil canlandırma programları, toprak hakları ve öz yönetim düzenlemeleri gündemde. Bu, bir ülkenin kendi geçmişiyle hesaplaşmasının uzun sürdüğünü gösteren güncel bir örnektir — Avusturya’nın savaş sonrası anlatısını gözden geçirmesi gibi.



